Cumartesi, 30 Ağustos 2008
Gaza gelme PDF Yazdır E-posta
(0 votes)
Pazartesi, 31 Mart 2008
Gaza gelme


EY Tayyip Erdoğan...

Senin için çok güzel şeyler yazıp çiziyorlar...


Diyorlar ki:

"Tayyip aslandır, kaplandır... Öyle Başvekil Adnan Menderes gibi, boynunu vurmaya kararlı yargıcın karşısında, �Emrinizdeyim Reis Beyefendiciğim� diyerek iki büklüm olmaz... Kükremiş sel gibidir, bendini çiğner aşar... Sıkıyı görünce şapkasını alıp gitmez... 8 saatlik MGK toplantılarında şıpır şıpır ter dökmez..."

Gözlemleyebildiğim kadarıyla...

Sen de "verilen bu coşku" karşısında...

Etten ve kemikten yaratılmış bir insanoğlu olarak...

Kayıtsız kalmıyorsun / kalamıyorsun...

Ancak...

Görüyorum ki...

Bu "gazlamalar", maalesef senin yanlış bir "Memleket tasavvuru" içine girmene yol açtı/açıyor...

Şöyle düşünüyorsun:

Bütün "arıza"yı bir grup çeteci ve darbeci çıkarmaktadır... Onların derdest edilmesi durumunda ortalık güllük gülistanlık olacaktır...

* * *

Hemen söyleyeyim:

Ne yazık ki bu yaklaşım, gerçek durumu karşılamaya yetmiyor...

Keşke memleketteki "arıza", üç beş "kalleş maceraperest" ile "gözü dönmüş darbeci"nin işi olsaydı...

Ancak olay bundan ibaret değildir.

Bu toplum ikiye bölünmüştür Tayyip Erdoğan...

Tamam...

Bir tarafta sana kayıtsız şartsız mürit yazılanlar var... Sayıları da hayli fazla...

Ama unutma ki...

Diğer tarafta da sayıları hiç yabana atılamayacak oranda senden nefret edenler var...

Ve esas "arıza" bu derin ikilikten çıkmaktadır.

* * *

Sana bir şey söyleyeyim mi Tayyip Erdoğan?

Bence sen, altı yıldır devam eden devr-i iktidarında...

"Laiklik karşıtı etkinliklerin odağı" falan olmuş değilsin...

5-10 demeci alt alta yazarak seni "laiklik karşıtı odak" diye nitelendiren "Başsavcı" fena halde yanılmaktadır.

Senin asıl sorunun şudur:

Pekala senden nefret etmeyebilecek bir kitleyi, senden nefret eder hale getirdin...

O kitlenin hassasiyetini hiç anlamadın...

"Dinin hiçbir yasal zorlama olmaksızın da baskı aracı haline dönüşebileceği endişesi"ne zerre kadar kulak vermedin...

Haklı ya da haksız yaşam tarzlarına baskı yapılabileceğini düşünen insanların aradıkları garantiyi sunamadın...

Senin önünde "herkesin başbakanı" olmak fırsatı vardı, maalesef bu fırsatı iyi değerlendiremedin...

Gettondan dışarı çıkamadın... Bir iki çıkma denemesi yaptın, ama acayip rahatsız olup tekrar gettona dönüverdin...

Eski cemaatinden üç beş üslupsuza bile "Hadi oradan" diyerek haddini bildiremedin... Tam tersine, tuttun, herifleri uçağına alarak taltif ettin...

Atamalarda liyakati esas alacağına, "İlle de camiadan olsun" yaklaşımını benimsedin...

"Türbanı Çankaya�ya çıkarmak" gibi bir hedef, senden kuşku duyanların kuşkularını hafifletmekten çok daha önemli bir hedef haline geldi...

Bütün bunların üzerine...

Bir "Hitabet sanatı" olarak gördüğün "öfke"ni, kontrolsüz biçimde kullandın...

Hiçbir faydası olmayan, lüzumsuz demeçlerle ortamı gerdin...

Bütün bunların üzerine...

"İslam�da çokeşlilik" meselesinden tut da "İslam�da katili affetme yetkisi kime aittir?" meselesine kadar...

Girmemen gereken konulara girdin...

Hem "amatör ulemacılık" oyunu oynadın, hem de her türlü gelişme karşısında kıllanmaya hazır bekleyen kesimleri daha da kıllandırdın...

* * *

Şimdi de hatalar zincirine bir yenisini ekliyorsun...

Sana gaz verenlerin telkin ettikleri yanlış memleket tasavvuru nedeniyle...

"Arıza"nın tek ve geçerli nedeni olarak "çeteci-darbeci" tipleri görüyorsun...

"Gık" diyene "Çeteci" diyorsun, "Gak" diyene "Darbeci" diyorsun...

"İddianame"ye bile "çete" ve "darbe" imajlarını kullanarak itiraz ediyorsun...

Çok ciddi bir taktik hata içindesin...

Kalkıp, "Ben altı yıldır iktidardayım... Nasıl oluyor da laiklik karşıtı etkinliklerin odağı oluyormuşum?" diyeceğine...

Yani şu meşhur "odak" sözcüğüyle hesaplaşacağına...

"Çete/darbe" falan diyerek kestirmeden işi bitirmek istiyorsun...

Ey Tayyip Erdoğan...

Gaza gelme...

Lüzumsuz delikanlılık gösterilerine girişme...

"Boynumu giyotine uzatmam" falan diyerek ortamı daha fazla germe...

Özeleştirini ver... "Nerede yanlış yaptım?" de...

Bir başbakan olarak huzur ve güven ortamını yeniden tesis et...

Senden nefret edenlerin nefretlerini boşa çıkaracak adımlar at...

Bugün sana gaz verenlerin sırtlarında yumurta küfesi olmadığını düşün...

Hem unutma ki:

27 Mayıs�ta ya da Menderes asıldığında...

Menderes sevgisinin destanının yazıldığı bu topraklarda bir mantar tabancası bile patlamamıştır...

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (12) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 47 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
Mehmet Bugün pazar... PDF Yazdır E-posta
(0 votes)
Pazartesi, 31 Mart 2008
Mehmet Bugün pazar...


Spor yapalım biraz.

Spordan Sorumlu Bakan Murat Başesgioğlu, "Milli takımda Türk olmayan Mehmet olmasın" demiş...

Aurelio�yu kastediyor.

*

Hükümette niye İngiliz vatandaşı Mehmet var o zaman?

*

Madem "Türk" kelimesine bu kadar hassasız... Adında "Türk" olan Telekom�u Arap�a satan belgede, Bakan Başesgioğlu�nun imzası yok mu?

*

Milli takımın, bayrağı temsil eden 85 yıllık formasının, durup dururken "kırmızı-beyaz"dan "turkuvaz"a dönmesine niye ses çıkarmadı Spor Bakanı? "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen turkuvaz" mı diyeceğiz bu saatten sonra?

*

(Spor dedim aklıma geldi... Geçenlerde, Seyit Onbaşı�nın 276 kiloluk top mermisini "iman gücü"yle kaldırdığını söyledi Başbakan... İçimizdeki en imanlı adam Naim Süleymanoğlu mudur? 276 kiloluk top mermisini koysak bugün önlerine, kabine üyeleri kaldırabilir mi? Mesela, Ali Babacan, Ertuğrul Günay... İmansız mıdır? Diyanet İşleri Başkanı, neden Halter Federasyonu Başkanı değil?)

*

Aurelio, 1 kişi.

Biz, 70 milyon.

Herkese yetecek kadar Türk var...

Bu 70 milyondan milli kalitede bir "libero" bulamıyorsak -ki, bulamıyoruz- asıl o zaman telaşa kapılmak lazım!

*

Milli maç öncesinde telekız pazarlığı yapanların, şike şaibesi olanların, bahis oynayanların, basın tribününe "geçirdik" diyenlerin, milli formayı giymesine itiraz eden var mı hiç? Ben duymadım...

*

Gurbetteki 2.5 milyon Türk�ün 700 bini Alman oluyorsa... Eline üç kuruş geçen, çocuğu Amerikalı olsun diye, eşini ABD�de doğurtuyorsa... "Green Card"a hücum varsa... Belçika vatandaşı gazetecilerimiz ekranlara çıkıp, bize akıl verebiliyorsa... Beyaz Saray çıkarları için yemin eden türbanlı arkadaş, milletvekili seçilebiliyorsa... Kraliçe vatandaşı Bakan, normalse...

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Aurelio�ya, teşekkür borçluyuz, teşekkür.

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (9) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 48 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
Sakın "Okuduk okuduk da ne oldu sanki" demeyin... PDF Yazdır E-posta
(0 votes)
Pazartesi, 31 Mart 2008
Sakın "Okuduk okuduk da ne oldu sanki" demeyin...

Okul sıralarında sevmediğimiz derslerin neden bizlere öğretildiğini hep öfkeyle sorgulamaz mıydık?
- Balıkların sindirim sistemlerini bilince bunu hayatta nerede kullanacağız ki?
- Mercidabık Savaşı'nın tarihini ezberlemek bize ne katar ki?
- Arşimet Kanunu'nu bilince, suda yüzen hamam taslarını farklı yerlerde mi kullanabileceğiz?
- Aruz veznini öğrenince hepimiz Fuzuli mi olacağız?
Her sevmediğimiz ders konusunu bu çizgide eleştirmez miydik?
Sanırım aradan geçen yılların ertesinde okulda aldığımız eğitimin önemini anlamışızdır. Bir kişinin insanlık tarihinin birikimlerini ancak eğitimle özümseyebileceğini görmüş, okuldaki her dersin bize sağladığı katkıların varlığını yaşayarak hissetmişizdir.
Nurullah Ataç, "İlkokula 20 yaşında başlanmalı" derdi.
Ancak o zaman insanların okulda öğretilenlerin değerini ve önemini kavrayacaklarını söylerdi Ataç...

Yeniden okumak
Kemal Tahir de, çocukluğumda okuduğum klasikleri 20'li yaşlarda yeniden okumamı önermişti bana. Bunu yaptım ve çocukken farkına varamadığım anlamları buldum klasiklerde.
Zaman zaman ilkokulda bize okutulan öyküleri hatırlıyorum ve bunları öylesine okuyup unutanların, toplum hayatımızı nasıl olumsuz etkilediklerini her dönemde görüyorum.
Mesela bir "Ayakkabının Teki" hikâyesi vardı. Birlikte hatırlayalım bu öyküyü:
Adamın üst kattaki komşusu her gece geç saatte ve sarhoş gelirmiş evine. Adam tam uykusunun en derin yerindeyken, üst kattaki komşu yatak odasında ayakkabılarını çıkartıp, yere atarmış. Çıkan gürültü ile alt kattaki komşu uyanırmış.
Alt kattaki adam, bir gün yukarıdaki komşuyu uyarmış,
- Lütfen gece geldiğinde ayakkabılarını çıkartınca yere atmadan sessizce koy, diye rica etmiş.
Üst kattaki komşu ertesi gece yine çok geç ve sarhoş gelmiş evine. Yatağının kenarına oturmuş ve ayakkabısının tekini çıkartıp, yere atmış. O anda aşağı kattaki komşunun ricası aklına gelmiş. Ayakkabısının diğer tekini yere usulca koymuş. Sonra yatıp, uyumuş.
Sabaha karşı kapı zilinin sürekli çalınması ile uyanmış. Kapıyı açınca karşısında, alt kattaki komşunun geceliği ile dikildiğini görmüş.
Gözleri kan çanağına dönmüş alt kattaki komşu, ona bağırmış,
- Ayakkabının öteki tekini de atacaksan at artık. Uyumak için onun da yere atılmasını bekliyorum!

İkinci teki beklerken
Diyorum ki...
Örneğin bu öyküyü Anayasa Mahkemesi'nde ülkenin iktidar partisinin kapatılması için dava açan savcı hatırlasaydı, siyasetin, demokrasinin, ekonominin, toplumun, dış dünyanın şimdi Anayasa Mahkemesi'nden çıkacak karara kadar uykusuz geceler geçireceğini herhalde düşünürdü.
Buna benzemeyen ama yine "Ayakkabının teki" konulu bir başka öykü daha okumuştuk ilkokulda.
Bir bilge adam kalkmak üzere olan trene binerken, ayakkabısının teki ayağından çıkmış. Tren kalktığı için inip alamamış ayakkabısının tekini. Şöyle bir düşünmüş. Sonra ayağındaki tek ayakkabıyı da trenden fırlatıp atmış.
Bu durumu izleyen bir yolcu, bilge adama neden böyle yaptığını sorunca, şöyle cevap vermiş:
- Ayakkabının tekini yoksul bir kişi bulursa, diğer tekini de bulup giyebilsin diye attım!

Evlatlar ve kuyruklar
Hiç seçim kazanamayıp, kazananları da "rejim düşmanı" ilan eden tek ayakkabılılar bu öyküyü hatırlasalardı fena mı olurdu yani?
Bir de bu bitmez tükenmez rejim kavgaları sürecinde, idamların, parti kapatmalarının, siyasi yasaklamaların toplum ve siyaset hayatımızda açtığı yaralar meselesi var.
O noktada da "Sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken" söylemine kaynak olan hikâyeyi hatırlamamak mümkün mü yani?
Yıllar önce ilkokulun 3'üncü sınıfına kadar okumuş ve sonra hayatta başarı kazanıp çok zengin olmuş bir girişimcinin, dostları ile sohbet ederken şöyle yakındığını duymuştum,
- Okuduk okuduk da ne oldu sanki?
Belli ki okulda ziyan ettiği üç yıla yanıyordu için için.
Zaman içinde ilkokulda okuduklarını bile anlamadan üniversite bitiren ezbercilere de çok rastladım.
Bense, ilkokulda okuduğum her şeyi tam özümseyemediğime yanıyorum.

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (9) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 40 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
Demokratik rejimin ilk şartı hukuktur. PDF Yazdır E-posta
(0 votes)
Cumartesi, 29 Mart 2008

Demokratik rejimin ilk şartı hukuktur.

 

Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının olmadığı bir rejim demokrasi değil totaliter bir diktatörlüktür.

AKP’liler sürekli yargıyı tehdit edip, kendilerini demokratik irade, yargıyı ise bürokratik engel olarak nitelendirmektedirler.

Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün Danıştay’ı tehdit eden ve hedef gösteren açıklamalarından sonra Danıştay’da yaşanan gerici katliamı herkes hatırlıyor.

Bugün ise Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi hedef gösterilmektedir.

İstedikleri yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsızlığını ortadan kaldırmak ve tüm organlar üzerinde hükümet diktatörlüğü kurmaktır.

Oysa hukuksuz bir demokrasiden bahsedilemez. “Demokrasilerde parti kapatmak olmaz” diyen zihniyet açıkça halk çoğunluğu adı altında hukukun çiğnenmesini, hukuk devletinin yıkılmasını ileri sürmektedir.

Hiçbir demokraside çoğunluğu veya azınlığı temsil ettiğini ileri sürenler hukuktan muaf olamaz.

Türkiye’de ise demokrasi adına hukuk yok edilmek isteniyor. Her şey ters yüz edilmiş durumda. Dünyanın hiçbir yerinde suçlulara ve kendi devletini ve demokratik ve laik rejimini yıkmak isteyenlere değil parti, sokakların bile yüzü gösterilmezken, Türkiye’de adeta parti kurabilmek ve iktidar olabilmek için bu meziyetler(!) ilk şart haline gelmiştir.

Evet, gerçekten de Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye bir parti mezarlığıdır. Ama herhalde hiçbir Avrupa ülkesinde de bu kadar çok vatan haini ve devlet düşmanı yoktur. Arada çıkacak ajanların veya çatlakların da bırakın iktidara gelmelerine, parti kurmalarına bile izin verilmez.

Türkiye’de ise parlamenter düzen emperyalizmin tamamen uydusu, oligarşik bir diktadan ibaret olduğu için, Avrupa’nın tam tersine ülkesinin iyiliğini, egemenliğini ve güçlenmesini düşünenler değil, emperyalizme en iyi hizmet edenler hep egemen olurlar. Elbette ki böyle bir düzende bölücüler, terör yatakçıları, gericiler ve faşistler sık sık parti kurabilmekte hatta düzenin köşe başlarını tutabilmektedir.

Türkiye’deki esas düzeltilmesi gereken durum budur. Sürekli Türkiye’ye dünyadan örnek veren faşizmin işbirlikçisi sahte demokratlara soruyoruz.

Dünyanın neresinde “halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek”ten hüküm giyen biri parti başkanı olabilir?

Dünyanın neresinde böyle biri için alelacele kanunlar değiştirilir, ayaklar altına alınır, seçim hileleri yapılır ve hükümlü şahıs başbakanlık koltuğuna oturtulabilir?

Dünyanın neresinde Cumhurbaşkanından Başbakanına, bakanlarından milletvekillerine kadar bir partinin tüm ileri gelenlerinin her türlü yolsuzluk, usulsüzlük, dolandırıcılık suçundan dosyaları vardır? Ve bu isimlerin hepsi de dokunulmazlıkları yüzünden yargılanamamaktadır.

AKP’li yöneticiler ve yardakçıları yayın kuruluşları tarafından Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya yönelik her türlü tehdit, hakaret ve sözlü saldırı yöneltilmektedir.

Bülent Arınç; “Ölüm en büyük gerçek. Bunu Başsavcı da görmeli, siyasetçiler de görmeli, herkes görmeli. Ölüm bize şah damarlarımızdan daha yakın.” diyerek Başsavcıyı açıkça tehdit etti.

Tayyip Erdoğan ise Başsavcının sözde Ergenekon çetesiyle bağlantılı olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti.

“Kanı bozuk” türü hakaretleri ve diğer suçlamaları saymıyoruz bile. Hatta Başsavcının tutuklanması gerektiğini ileri süren AKP’liler bile var.

Ancak yargılama süreci devam ederken sarf edilen bu hakaret ve tehditler bir tek şeyi göstermektedir. Yargılananlar kendilerini demokrasinin ve hukukun dışında görmektedir.

AKP bağımsız yargıyı ve halkı sindirmeye çalışırken açıkça kendi suçlarını kanıtlamaktadır. Hiç şüphe yok ki AKP’lilerin bu son sözleri ve icraatları davanın ek iddianamesinde kanıt olarak yerini bulacaktır.

Esas önemli olan kamuoyunun bilinçli tavır almasıdır. Bu tehditler hepimizi uyarmalıdır. Başsavcı Yalçınkaya’nın hayatı tehlikededir. Onun şahsında Anayasa Mahkemesi üyeleri ve tüm Cumhuriyet Savcıları ve hâkimleri sindirilmek istenmektedir.

Ancak Anayasa, dava sürerken AKP’nin yapmak istediği türden bir Anayasa değişikliğini de açıkça yasaklamaktadır. AKP’nin bu denli antidemokratik yöntemlerle, yasalarla ve Anayasa’yla kendi faşist iktidarını sağlamlaştırmak için sürekli oynaması aslında bir an önce kapatılması için en büyük gerekçedir.

Eğer parti kapatılırsa lider kadrosunu yitiren faşist ve gerici hareket sinecektir. Geçmişte de sürekli görülmüştür. Şeriatçılar zoru gördüklerinde asla çatışmayı seçmez. Siner ve geri adım atar. Fakat tam tersi yönde propaganda yapıyorlar. Çünkü biliyorlar ki o zaman karşılarındaki demokratik güçleri sindirebilirler. Bu ise onların son şansları... Çünkü hukuk açısından kesinlikle suçlular.

Nitekim Başsavcı Yalçınkaya iddianamesinde AKP’nin demokrasi için oluşturduğu tehdidin vahametini ve aciliyetini şu cümlelerle özetlemiştir:

“Çoğunluk iktidarına sahip davalı siyasi partinin eylemlerinin yoğunluğu gözetildiğinde, onu amacından alıkoyacak ara yaptırımlar ve ara çözümler, somut duruma göre olanaklı değildir. Bu nedenle kapatma yaptırımı, dava yönünden radikal olmayıp, olaya uygun ve orantılı bir yaptırımdır.

Olayda, laik hukuk düzenine aykırı eylemlerin odağı olan bir siyasi partinin söz konusu olması karşısında, üstelik bu partinin de çoğunluk iktidarına sahip olduğu gözetildiğinde, amaçlanan modelin gerçekleştirilmesi anlamında bir tehlikenin var olduğu ve tehlikenin de yeterince yakın olduğu, davalı partinin eylemlerinin öngördüğü toplum modelini oluşturmaya elverişli bulunduğu, iktidarları süresince her geçen gün riskin arttığı görülmektedir. Kamusal alanda ve TBMM’nde de türbana serbestlik sağlanmasına yönelik beyanlar ile imam hatip lisesi mezunlarına uygulanan katsayı sisteminin kaldırılması girişimleri bu tehlikeyi daha somut ve yakın kılmaktadır. Davalı Partinin, toplumsal barışı tehlikeye düşürene ve öngördüğü modeli gerçekleştirene kadar beklenilmesi doğal olarak söz konusu olamaz.

Bu noktada davalı siyasi partiyi amacından uzaklaştıracak ve sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu yöntem, yalnızca kapatma yaptırımı olup, toplumu karşılaştığı bu tehlikeden başka türlü korumanın olanağı kalmamıştır.”

Milyonlar Başsavcının başlattığı hukuk ve demokrasi mücadelesine destek olmalıdır. Aksi takdirde bu dava bağımsız yargının ele alacağı son dava olacaktır.

 

 

 

 

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (12) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 147 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
Devamını oku...
 
Vadi Paris'i 7 ye katladı PDF Yazdır E-posta
(0 votes)
Cumartesi, 29 Mart 2008

ImageDün kim daha çok izlendi? Koca medya ordusunu peşinde gezdiren Paris, beklenen ilgiyi görmedi. Vadi, Paris'i ezdi geçti.

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (12) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 78 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Perşembe, 03 Nisan 2008 )
Devamını oku...
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 10 - 18 Toplam: 268
Bakirkoy Gazetesi | Haberin Merkezi | Bakırköy Bakirkoy Gazetesi | Haberin Merkezi | Bakırköy