Cumartesi, 06 Eylül 2008
7'ye 4 mağlup PDF Yazdır E-posta
Salı, 01 Nisan 2008

7'ye 4 mağlup

Anayasa Mahkemesi, bekleneni yaptı. Yargıtay Başsavcısı'nın tek başına hareket etmediği baştan beri belliydi. Abdullah Gül açısından ortaya çıkan "7'ye 4" netice de, AK Parti'nin en az 7 üyenin kararıyla kapatılacağını gösteriyor. Aslında, 367 kararını da hatırlarsak, sonucun 9'a 2 olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Özal'ın atadığı Haşim Kılıç ve Sacit Adalı, her zamanki gibi diğerlerinden farklı davranacaktır. Bir ülkenin mukadderatı, ekonominin geleceği, birkaç hâkimin, bir de savcının keyfine terk edilebilir mi? Anayasa Mahkemesi şimdi, başörtüsü ile ilgili anayasa değişikliğini ele alacak; esastan iptâl etmeyecek ama bu düzenlemenin başörtüsünün serbest bırakıldığı anlamına gelmediğini söyleyecek. Yüksek Öğretim Kanunu ek 17'de olduğu gibi, yetkili olmamasına rağmen, yorum yapacak.
Bu durumda, AK Parti, herhalde fazla ısrarlı davranmayarak kendinden beklenen o meşhur " geri adımı " atacak.
AK Parti, sandıkta galip, mahkemede 7'ye 4 mağlup.

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Ecevit'in pazarlığı

YIL 2000; aylardan aralık: Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz, anayasanın 69'uncu ve 101'inci maddelerini değiştirmek için, arkadaşlarıyla birlikte, bir kanun teklifi hazırladılar. Yeni 69'uncu madde, cumhurbaşkanının iki dönem üst üste seçilmesi karşılığı verilen bir tavizdi. Ecevit "5+5" ile Demirel'in tekrar seçilmesini istiyordu. Buna mukabil, Fazilet Partisi kapatılmaktan kurtulacaktı.
Önerilen 69'uncu madde: "Bir siyasi partinin, 68'inci maddenin 4'üncü fıkra hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak o partinin bu nitelikteki fiilleri işlediğinin yetkili mahkemelerce kesin hükme bağlandığı ve bu kesin hükmün odak oluşturmaya yeterli olduğu hususunun Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde karar verilir."
Bu teklif etrafında, Anayasa Komisyonu'nda uzlaşma sağlandı. (19 Ocak 2001)
Ya sonra? Anayasa Mahkemesi 22 Ocak'ta bir basın duyurusu yayınladı ve varılan uzlaşmanın demokratik düzenin korunması açısından yaratacağı tehlikeye işaret etti. Mahkeme Başkanı Mustafa Bumin, Ecevit'in ziyaretine gitti. Konu, o sıralarda toplanan Milli Güvenlik Kurulu'nda da muhtemelen görüşüldü. Sonuçta, Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli, "odak" ın belirlenmesinde, mahkeme hükmü aranması şartından vazgeçti. Fazilet de "5+5" e oy vermedi. Bugün AK Parti, altında bu üçlünün imzası bulunan düzenlemenin bir benzerini getirmek istiyor. Aynı tepkiler ve tehditler bugün de var.
Türkiye yerinde sayıyor.

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

İleri adımlar

"HERKES bir adım geriye atsın" çağrısına, "İleriye doğru bir adım atılsın" cevabını verenler çıktı. İleri adım nasıl olur diye düşünmeye başladım...
- Meselâ, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay'ın uyguladığı "akreditasyondan" vazgeçsin. Bir çok kişiyi rencide eden, "ötekileştiren" bu keyfi uygulama askere yakışmıyor.
- İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve AK Partili diğer belediyeler, kendi tesislerinde uyguladıkları içki yasağını kaldırsın.
- Tayyip Erdoğan, parti kapatmayı zorlaştıracak anayasa değişikliği paketiyle, "zorunlu din dersi" uygulamasından vazgeçerek, laiklik ilkesine yakışan bir adım atsın.
- Anayasa Mahkemesi, 10 ve 42'nci madde değişikliğini, sadece şekil yönünden inceleyeceğini belirtmek suretiyle, esasa girmesin; hukukun üstünlüğüne gösterdiği saygıyla itibarını arttırma yolunda ileri bir adım atsın.
Bu adımlar, Türkiye'yi büyük ölçüde rahatlatacaktır.

 

 

 

 

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (7) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 44 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
Pigme sultası PDF Yazdır E-posta
Salı, 01 Nisan 2008
Gerçeği görmezden gelebilirsiniz. Saptırabilirsiniz. Saklayabilirsiniz.

Ama değiştiremezsiniz!

İstediğiniz kadar biliyormuş gibi yapın, caka satın ama yüzme bilmiyorsanız sığ suda idare eder, derin suda boğulursunuz.

Demokrasi de böyle bir şeydir. İstediğiniz kadar demokrasi diye bağırın, bas bas demokrasi çağırın, eğer demokrat değilseniz ne siz getirebilirsiniz demokrasiyi ne de kendisi gelir tıpış tıpış.

Türkiye�nin temel sorunu da budur ve demokrat olmayanlar, demokrasi diye bağırmakta, getiremeyecekleri demokrasiyi imdada çağırmaktadırlar.

Oysa demokrasi, demokrat olmayan yere gelmez. Demokratsız demokrasi olmaz.

***
Türkiye�de �demokrasi� diye bir tarafını yırtanlar, niçin demokrat değildirler, nereden bellidir olmadıkları, soru böyle sorulmalıdır.

Cevabı da, �çünkü ölçü yok!�tur.

Bir insan boyunun uzunluğuna kısalığına, benzerleriyle kıyaslayarak karar verebilirsiniz. Fizyolojiden kültüre, politikadan ekonomiye, her düzeyde üste çıkmanın ya da alta düşmenin ölçüsü kıyastır.

Ve tıpkı bilgi birikimi gibi, demokrat olmanın ölçüsü de demokrasinin ölçüsü de evrenseldir. Uzunluk ölçmek için metre, ağırlık ölçmek için kilo kullanan Türkiye�de, para birimini pekâlâ evrensel ölçülere göre ayarlayabilen bir toplum, ne yazık ki fikirde ve zikirde, böylece demokratlıkta da �kendi kendisine gelin güvey� olmakta, dolayısıyla ürettiği her demokrasi hilkat garibesi doğmaktadır.

İşte size Türkiye�de demokrasinin niçin güdük kaldığının bir örneği:

Prof. Dr. Celal Şengör, bilimsel çapı evrensel ölçüde ödüllendirilmiş, dünyada sayısı çok az bilginler arasında sivrilmiş bir Türk. Açın özgeçmişini, ABD�den Rusya�ya, İngiltere�den Fransa�ya çıkarılmadığı uluslararası kürsü, kazanmadığı akademisyen payesi yok.

Prof. Yusuf Ziya Özcan kim? Bakın özgeçmişine, evrensel ölçüye vuracak olursak, uluslararası varlığı ABD�de yaptığı birer yıllık doktora ve yüksek lisanstan başka, Malezya İslam Üniversitesi�nde kürsüye çıktığı 2 yıllık öğretim üyeliğinden ibaret.

Uluslararası literatürde Yusuf Ziya Özcan�ın adı uzmanlık alanında anılmazken, Celal Şengör�ün adı uzmanlık dalında yüzlerce makale, kitap, bilimsel araştırmanın yanısıra, ders verdiği birbirinden prestijli dünya üniversitelerini, aldığı madalyaları, kazandığı unvanları alt alta sıralasanız, Özcan�ın sadece bilimsel değil, fizyolojik boyunu da geçer!

***
Ama Yusuf Ziya Özcan, bildiğiniz gibi türban referansıyla Başbakan Erdoğan�ın pek işine yarayan YÖK Başkanı.

Ve YÖK Başkanı Özcan, dünyanın sayılı, Türkiye�nin istisnai bilim insanı Celal Şengör�ü, Üniversitelerarası Kurul ÜAK tarafından aday gösterilmesine rağmen YÖK üyesi yapmıyor, adaylığını Cumhurbaşkanı�nın onayına sunmuyor.

Başka bir deyişle pigme, Gulliver�in elini kolunu bağlıyor.

Neden?

Çünkü Celal Şengör, müstesna bilimciliğinin dışında laik ve Atatürkçü bir aydın. Oysa YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan�a, bir başka uluslararası çapta bilimci, evrensel ölçüde ödüllendirilmiş Anayasa Hukukçusu Prof. Erdoğan Teziç�ten esirgenen maaş, lüks araba ve lojman, tam da laik cumhuriyetçi bilim insanlarının önünü kessin, YÖK�ü türbanın çarşafın emrine versin, Türkiye üniversitelerini, yegâne yurt dışı referansı Malezya İslam Üniversitesi�ne benzetsin diye veriliyor.

Türkiye de zaten, bu yüzden demokrasi olamıyor. Çünkü cüceler pigmeleri, güdükler düdükleri ağırlıyor, yücelerle kıyaslanınca bodurlukları ortaya çıkacak diye evrensel ölçüye vurulmaktan kaçıyorlar ve aslında, hem kendilerini, hem toplumu, hem de Türkiye�yi büyümekten alıkoyuyorlar.

Siz bakmayın iktidar kedisi �Mır Mır�ın, Aysun Kayacı�yı �edepsiz civciv� diye tırmalamasını. Belki iyi ifade edemedi, daha yenilir yutulur bir ambalajda sunabilirdi, ama temelde haklı Aysun Kayacı...

Sadece gözü görünen kara paketli kadınların eline verilen çetele deliklerine vurulan oylar, mercimeğe kömüre, yakında zaten buzdolabı çamaşır makinesine kurulan seçim sandıklarından demokrasi nah çıkar!

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (8) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 48 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
22 Temmuzun arkasında mı? PDF Yazdır E-posta
Salı, 01 Nisan 2008
Anayasa Mahkemesi AKP’nin kapatılması için açılan davayı (4 oy farkla) oy çoğunluğuyla kabul etti.
Bundan sonra iddianame ön savunmasını yapması için AKP’ye gönderilecekmiş. Burada önemli olan; Genel Başkanları Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP’nin iddiaları en iyi şekilde cevaplamaya çalışmasıdır ve deneyimli siyasetçiler ilk günden beri bunu söylüyorlar.
Ama öte yanda Erdoğan’ı devamlı olarak hataya sürükleyen, kutuplaşmayı arttırıp düşmanlık boyutuna getirerek, “Mahkeme’ye savunma bile yapmamasını” önererek soruna çözüm bulunacağını zanneden bir koro var.
Öyle karmakarışık şeyler yazıyor, gerçek tabloyu öyle “olduğundan farklı” şekillere sokuyorlar ki toz dumana, sap samana karışıyor.
Bir yanda “ulusalcı”dan çeteci ve darbeci”ye, “kapatmacı”dan “laik elit”e bin türlü etiket yapıştıranlar, diğer yanda bu etiketlilerin de “anti-laik”, “türbancı”, “şeriatçı”, “cemaatçi, tarikatçı”, “dinci” etiketi yapıştırdıkları...
Ve bu arada Başbakan Erdoğan “seçim gecesi, 22 Temmuz’da yaptığı konuşmanın arkasında olduğunu, 70 milyonun iktidarı olduklarını ve türbanı 5 yıldır gündeme getirmediklerini” söylüyor.
Bu sözleri de kendisine gaz verenlerin aynen ülke tablosunda, bugüne kadarki gelişmelerin anlatımında yaptıkları gibi gerçeği yansıtmıyor. Hiç değilse yalnız kaldığında olayları tarafsız gözle incelese Tayyip Erdoğan da bunu kesinlikle görecektir.

NELER OLDU NELER...

70 milyonun hükümeti veya başbakanı olamadılar. Tam aksine sadece kendi yandaşlarını kayırıp her alanda ve ülkenin her köşesinde hiçbir dönemde görülmemiş bir kadrolaşmaya gittiler.
Söylemleri ve eylemleriyle toplumu sürekli kutuplaştırarak huzursuzluğu had safhaya çıkardılar. İnsanların en demokratik hakları olan mitinglerle doğal tepkilerini göstermesiyle bile “bindirilmiş kıtalar” benzeri sözlerle alay ettiler.
İşsizlik, yoksulluk tavan yaparken onlar 6 yıl boyunca ve özellikle 22 Temmuz’dan sonra (%47’nin verdiği cesaretle) tek konu olarak “türban”dan söz ettiler.
Türkiye’de şimdiye kadar hiçbir devlet işi uzun yıllar boyunca onların “din ve türban”la ettiği kadar gündemi meşgul etmedi.
Buna inanmıyorsa Başbakan hemen televizyon arşivlerine girsin ve “haberler” ile “haber programları” konularını incelesin. Kendisinin ve AKP’nin önde gelen isimlerinin 6 yıl boyunca yaptığı konuşmaları ve yüzde 90’ında türbanın konuşulduğunu, kutuplaşmanın kasıtlı olarak arttırıldığını orada bulacaktır.
Onu yapmıyorsa Çanakkale Savaşı’nın bile neredeyse AKP’nin propaganda aracı haline dönüştürüldüğüne, neredeyse başı açık veya laik olanların bu savaşla ilgisi yokmuş noktasına gelindiğine, Çanakkale’deki karaçarşaflı, sarıklı, cüppeli gruplarla İstiklal Marşı okuyan üniversiteli kutuplaşmalarına baksın.
Ajansların, Anayasa Mahkeme’sinin davayı kabul etmesi haberini dünyaya yine İran’dan, Suudi Arabistan’dan asla ayırt edilemeyecek “kara türbanlı kızlar” görüntüsüyle geçmiş olduklarını görsün.
Sonra düşünsün; 6 yıl önceki Türkiye bu muydu?
Özeleştiriden kaçmaları ve hep saldırı yoluyla sorunun çözüleceğini düşünmeleri benzer hataları sürdürmelerine, haklarında yeni suçlamalar yapılmasına neden olacaktır.
Türkiye’yi yönetmeye talip olanların “ülkenin laik-demokratik rejiminin korunması konusunda dikkat etmesi” gerektiğini düşünen herkese ulusalcı, çeteci, darbeci vs. etiketi yapıştıranlara aldanmasınlar.
Bu ülkede olanca iyi niyetiyle “gidişten endişe duyan, kendisinin ve çocuklarının geleceğini karanlık gören” milyonlarca etiketsiz insan var.
Ancak bu endişeyi yaratmayan veya ortadan kaldırma konusunda adım atanlar “70 milyonun başbakanı ve hükümeti” olabilirler.
Bakın, bugüne kadar onlara tam destek veren MHP bile “Ülkenin getirildiği noktanın sorumlusu AKP’dir” diyor.
Desteği neden çektiler acaba?

***

Temiz Eller operasyonu!

Bir okurumuz Çetin Er “yorumlar”da şöyle yazmış:
“Başbakan Ergenekon operasyonunu İtalya’daki ‘Temiz Eller’ operasyonuna benzetmişti. Dün hükümet yanlısı bir kanalda Temiz Eller operasyonunun savcısı vardı. Adam açık ve net bir şekilde şunu söyledi:
‘Biz işe ilk olarak siyasilerin dokunulmazlıklarını kaldırarak başladık. Bunu yapmasak hiçbir şansımız olmazdı!’ Hadi bakalım başbakan, kaldır dokunulmazlıkları da görelim.”
Hemen ‘yanlış anlamaya hazır’ olanları düşünerek ekleyeyim; Ergenekon, Ayışığı şu, bu, isimlerini bile bilmediğim tüm çetelerin, (hükümetlerin içine sızıp, arkasına geçip yoksulun, yetimin hakkına el atan, torpille ihaleler alıp trilyonlar kazananlar da unutulmadan) yakalanıp bu memleketin tertemiz hale getirilmesini ve hatta pislik, melanet düşünen beyinlerin de tertemiz edilmesini sabırsızlıkla bekliyorum.
Bu yapılırken Çetin Er’in dikkat ettiği, (bizim de daha önce birkaç kez yazdığımız) ‘Temiz Eller savcısı’nın “Önce dokunulmazlık” sözleri de unutulmamalı.
- Dokunulmazlıklar kasten unutuluyor.
- Birçok radikal değişiklik bir kalemde yapılırken ve çok da kolayken Yüksek Hakim ve Savcılar Kurulu’nu Adalet Bakanlığı’na “bağımlılık”tan kurtarmak kasten unutuluyor. Hakim ve savcıların denetlemesini Adalet Bakanlığı müfettişleri, Kurul Başkanlığı’nı da Adalet Bakanlığı’nın yaptığı bir yargının “bağımsız yargı” olmadığı gerçeğinin üstü kasten örtülüyor.
- Liderlerin çıkarına dayandığı, imparator olmalarını sağladığı için Siyasi Partiler Kanunu kasten değiştirilmiyor. Böylece siyasetin dürüst, temiz, demokratik olması kasten önleniyor.
Bunların hepsi çetelerin temizlenmesi kadar önemlidir.
Okurumuzun dediği gibi; Hadi bakalım yapın bu değişiklikleri de temizliğe inanalım!

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (6) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 55 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
Ne oldum deme... PDF Yazdır E-posta
Salı, 01 Nisan 2008
Ne oldum deme...


"ANAYASA Mahkemesi�nin verdiği bu karar, şahsım ve demokrasi adına hayırlı bir karardır... Ekranları başında bu kararı heyecanla bekleyen ve beni bizzat arayarak tebrik eden vatandaşlarımıza, teşekkür ederim."

Kim dedi bunu?

Tayyip Erdoğan.

"Anayasa Mahkemesi�nin bugün aldığı karar, bir hukukçu olarak söylüyorum, çok yerinde bir karar... Sadece Tayyip Erdoğan için değil, milletimiz için de çok olumlu karar."

Bunu diyen?

Bülent Arınç.

"Anayasa Mahkemesi�nin bu kararı, hiç tartışmasız, evrensel hukuk standartlarında bir karardır. Bu çağdaş karar sayesinde, açıkça, düşünce özgürlüğü üzerindeki engeller kaldırıldı diyebiliriz."

Bu?

Zafer Üskül.

"Anayasa Mahkemesi, hem kendi itibarı adına, hem hukuk adına, hem de kamu vicdanı adına çok önemli bir karar verdi. Adaletli bir karar verilmiştir. Aksine bir karar, adalet ilkeleri açısından tartışma yaratabilecek bir karar olurdu."

Bu laflar kimin?

Cemil Çiçek�in.

*

Ne zaman dediler bunları?

19 Temmuz 2001�de.

Aynı Anayasa Mahkemesi, Tayyip Erdoğan�ın siyaset yasağını kaldırdığında!

*

Boşuna demiyor Başbakanımız...

"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Geçmişi hep hatırlatın, unutturmayın. Neredeeeen, nereye geldik!"

NOT:

İlhan Selçuk, rahatsızlandı...

Hangi hastaneye kaldırıldı?

"Amerikan" Hastanesi�ne!

İlhan Ağabey�e geçmiş olsun der, bütün ulusalcı Cumhuriyet heyetini en kalbi duygularla tebrik ederim.

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (8) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 30 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
Türk'ün Türk'ten başka da dostları vardır... PDF Yazdır E-posta
Salı, 01 Nisan 2008
Türk'ün Türk'ten başka da dostları vardır...

Siyasette neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar vermek giderek zorlaşıyor.
Değişimin getirdiği olgular, eski doğruları da eski yanlışları da anlamsız kılmakta.
İngiliz devlet adamı Winston Churchill'in bir sözü, geçen yüzyılın ortalarında "Devlete (veya Kraliçeye) sadık" siyasetçinin nasıl olması gerektiğine örnek olarak gösterilirdi.
Churchill şöyle demişti:
- İngiltere'nin dışındayken kendi ülkemin hükümetini asla eleştirmem. İngiltere'ye dönünce kaybettiğim zamanı telafi ederim.
Globalleşmenin ve iletişim çağının yaşandığı bu dönemde, Churchill'in "vatanseverlik" kavramını siyaseten tanımlayan bu sözünün eski anlamı olabilir mi?
Ülkenizin hükümetini eleştiriyorsanız ve bu eleştiriniz gerçekleri yansıtıyorsa, eleştirinizi hangi coğrafyada seslendirirseniz seslendirin, bunu duyması gereken herkes duyacaktır.
Uluslararası ortamda artık "mahallenin ayıbı" kavramı kalmamıştır ve hiçbir kol kırıldığı zaman yen içinde saklanamamaktadır.

İnsanlığa sadakat
Ayrıca vatanseverlik kavramına da, bir başka İngiliz'in (veya İskoç'un) getirdiği tanım, ağırlıklı biçimde ışık tutuyor. Bernard Shaw, vatanseverliği şöyle tanımlamakta:
- Vatanseverlik, siz orada doğduğunuz için, kendi ülkenizin diğer ülkelerden daha değerli ve daha üstün olduğuna inanmanızdır.
Günümüzde vatana bağlılık ve devlete sadakat gibi olguların kapsam ve boyut değiştirdiğini görüyoruz. Tarihi süreçlerin kaçınılmaz sonucudur bu.
Kabileye sadakatten, krala sadakate dayanan çizgi çağımızda "insanlık değerlerine sadakat" e dayanmıştır.
Avrupa Birliği'nin başlangıcında "Kıtaya sadakat" ten söz edilirdi. Bu şekilde birbirlerine düşman Alman, Fransız milliyetçiliklerinin, "Avrupalılık" içinde nötralize edileceği var sayılırdı.
Doğu Avrupa'nın eski Demir Perde ülkeleri de Avrupa Birliği'ne katıldıktan sonra, sade milliyetçilikler değil, doktriner ideolojiler de aynı potada eridiler.
Artık söz konusu olan bir kıtaya sadakatten öteye, liberal demokrat dünya görüşünün siyasette de, ekonomide de üst değer olarak kabul edilmesiydi.

Sürecin içinde olmak
Ulusal egemenliklerin birer bölümü, bu potaya atılarak, "vatanseverlik" kavramı nitelik değiştirdi. "Devletlerin birbirlerinin işlerine karışmaması" diye tanımlanan kuralın eski anlamı kalmadı.
Belki tam bilincinde değiliz ama Türkiye de, bu süreçlerin içindedir.
Bazıları eski dünyanın koşullarından henüz çıkamadıkları için, AB'nin Genişleme Komiseri Olli Rehn'in, Türkiye'de hukukun siyasallaşması tehlikesi karşısında gösterdiği tepkiyi, "Bu adam bizim işlerimize nasıl karışabilir" diyerek karşı tepki ile karşılamışlardır.
Daha da ötesi bazıları Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nin kurucu üyesi olduğunu ve Avrupu İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının, Türkiye'nin üst hukuk metinlerini oluşturduğunu da düşünmek istemeyebilirler. Hatta bazıları bizim üst yargı organımız olan Anayasa Mahkemesi kararlarının da, AİHM tarafından yeniden yargılanabileceğini hiç düşünmek istemeyenler çıkabilir.

Onlara benzemek meselesi
Bu gerçeklerin ışığında Olli Rehn'in, Avrupa demokrasilerinde siyasetin mahkeme salonlarında değil parlamentolarda yapıldığını söylemesi ve "AK Parti'nin kapanması, Türkiye demokrasi sisteminde bir sistem hatasına yol açar ve sistemin tümünü etkiler. Anayasa hızlı şekilde reformize edilmeli ve özellikle siyasi partiler kanunu değişmelidir. Anayasa Mahkemesi üyeleri büyük sorumluluk altında olduklarını bilmelidir" demesi, dışarıdan gelen bir müdahale değil, bizim de içinde bulunduğumuz camianın iç sesidir.
Biz bu camiada kalacak mıyız?
Ya da eski söylemlerimizle yeni dünyadan kopmak yolunu mu seçeceğiz.
- Biz bize benzeriz... Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur...
- Bir Türk dünyaya bedeldir...
Yani bir karar vermemiz gerekiyor.
Şöyle demeyi de artık özümseyebilecek miyiz?
- Biz onlara da benzeriz ve Türk'ün Türk'ten başka dostları da vardır. Avrupa Türklerin sadece turist veya işçi olarak gittikleri bir coğrafya değildir. Avrupa Türkiye'dir de.

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (11) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 52 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 26 Mayıs 2008 )
 
<< Başa Dön < Önceki 51 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 451 - 455 Toplam: 455
Bakırkoy Gazetesi | Haberin Merkezi | Bakırköy Bakırkoy Gazetesi | Haberin Merkezi | Bakırköy