Bir okurumuz Diyanet ansiklopedisinin hazırlandığı İSAM’ı ziyarete gittiğini, orada değerli iki ilahiyat profesörüne “Halkımız laikliğe ne kadar sahip çıksa da dininden vazgeçmek istemiyor” dediğini, onların da “Doğru tespit” cevabını verdiğini anlatan bir mektup göndermiş.
Sadece bu ve benzeri cümleler bile laikliğin ne kadar yanlış anlatıldığını ve anlaşıldığını ortaya koymaya yetiyor. Laiklik dinin rakibi veya dinden vazgeçmeyi gerektiren bir olgu asla değildir. Tam aksine herkesin dinini özgür şekilde, diğer insanların ve devleti yönetenlerin baskısıyla karşılaşmadan yaşayabilmesini sağlayan anlayıştır, ilkedir. Dinî uygulama, giyim ve ibadetlerin devlet işlerine, siyasete karıştırılmamasının, devlet alanlarının “tüm dinlerin etkisinden, baskısından uzak tutulmasının” anlamı da budur. Belli bir dinin, inancın devlete hakim olmasını, böylece gücü eline geçiren iktidarların bu dini (çoğunluğun dini olsa da), inancı topluma dayatmasını, baskı haline getirmesini önlemek içindir ki bu baskı laik olmamaları nedeniyle demokrasinin de bulunmadığı Türkiye dışındaki Müslüman çoğunluklu ülkelerin hepsinde mevcuttur. Onun için eğer bu iki ilahiyat profesörü laiklik hakkında yeterli bilgiye (veya belki iyi niyete) sahip olsalardı cevapları da “doğru tespit” olamazdı, laikliğin “dinden vazgeçmeyi gerektirmediğini” söylerlerdi. Keşke biraz dinlemeyi ve araştırmayı öğrensek, doğru ile yanlışı kendimiz de ayırabiliriz o zaman! Ama okurumuz Fehmi Serim’in hatırlattığı gibi: Başbakan’ın “Ben laik değilim, elhamdülillah Müslüman’ım. Laik olan devlettir” diyerek sanki “laik olan Müslüman olamaz”mış havası yarattığı bir ortamda vatandaştan ne beklenebilir ki?
*****
En önemli haber!
Aslında son günlerin en önemli haberi ve en baştaki gündem maddesi olması gereken haber geçen Ocak ayında “iki sürücünün işlediği trafik suçları” nedeniyle gencecik evlatlarını kaybeden annelerin buluşmasıydı. Onları birbirlerine sarılmış içli içli ağlarken gösteren fotoğraf dayanılır gibi değildi gerçekten... Binbir zorlukla yetiştirilmiş, binbir ümitle dolu, birbirinden güzel ve başarılı iki genç kız düpedüz trafik cinayeti denecek olaylarda, hayatın baharında hayatlarını kaybettiler. Tesadüfe (!), adalete (!) bakın ki öldürenlerin ikisi de serbest. Yalnızca vicdanları bile “Bizi bırakmayın, suçluyuz, cezamızı çekmeliyiz ki hiç değilse bizim de, o acılı anaların da ruhumuz huzur bulsun” demelerini sağlayabilirdi. Madem ki serbest bırakan hakimler bunu hissetmiyor, adaletin yerini bulmasını sağlamıyorlar bari suçluların vicdanı olsaydı. Ama hayır, ne taksiye çarptığı Yılbaşı gecesinden sonra iki gün saklanan şoför, ne de son hızla emniyet şeridine dalıp oradaki genç kıza çarpan sürücü suçu kabullendi. Bu toplum ne zamana kadar dayanılmaz, kabul edilmez adaletsizliklere sessiz kalacak, sivil toplum kuruluşları kendilerini ne zamana saklıyorlar bilmiyorum ki!
*****
Hayatımda ilk kez...
Bu yazı Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi öğrencilerine... Yapılan anket sonucunda “En çok görmek ve dinlemek istedikleri yazar” olarak beni seçtikleri için iki hafta önce Adana Çağ Üniversitesi’nde bir sohbetteydim. Geçen Salı ise Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi aynı nedenle beni “Bahar Şenliği’nin ilk konuşmacısı” olarak davet etmişti. Aslında gerçekten tek bir günüm (hatta saatim) boş değil, bu nedenle özellikle son bir yıldır toplantılara konuşmacı olarak çok nadiren katılabiliyorum ama “anavatan”dan uzak olmaları ve bu sohbetlerle bilgilenmelerinin taşıdığı önem nedeniyle onları da kıramadım ve kabul ettim. Sabah 09.30’daki uçağa binmek üzere 08.15’te alandaydım ama Kıbrıs Havayolları masasına gittiğimde çantamda olduğunu sandığım nüfus kağıdımın orada olmadığını gördüm. Kimlik olarak ehliyetim yanımdaydı ve “iç hatlar”da o da kabul ediliyordu, ben Kıbrıs uçuşlarının “dış hatlar”dan yapıldığını da bilmiyordum (Neden dışhatlar, orası Türkiye değil mi?) Kıbrıs Havayolları’nın asık yüzlü yer hostesleri “pasaport veya nüfus kağıdı olmazsa uçamazsınız” dediler. Onlara durumun farklılığını, yüzlerce kişinin beklediğini anlattım ve uçuş kartımı vermelerini, bunları hemen getirteceğimi söyledim. Vermedikleri gibi 09.00’da masayı kapatarak gittiler. Uçuşa 20 dakika kala hepsi elime ulaşmıştı, ben de bir saattir orada beklemekteydim ama işte benim hatam, onların anlayış ve yardımdan uzak halleri nedeniyle uçak kaçıyordu. Havayolları Halkla İlişkileri aradım, 09.25’te bile “Belki sizi yetiştirebiliriz” dediler ama olmadı. Demek ki durumun önemini anlatmama rağmen tek bir dakika bekleyemeyiz deyip yarım saat önce çekip giden hostesler çok da haklı değildi. Uçuş kartımı vermiş olsalar ben 20 dakika önce yetişebilecek, kimliğim gelmese zaten güvenlikten geçemeyecektim. Tereddütsüz söyleyebilirim ki hayatımda ilk kez verdiğim sözü tutamadım. Gönderdikleri maillerde “beni göremedikleri için hayal kırıklığına uğradıklarını, üzüldüklerini, sadık okurlarım olduklarını” yazanlardan ve diğer tüm öğrencilerden özür diliyorum. Ben de çok, çok üzgünüm.